14.08.2009
Çanakkale'de Mustafa Kemal'in mektubu...
Çanakkale Savaşı'nda Anafartalar Grup Komutanı olarak görev yapan Albay Mustafa Kemal'in, 8 Eylül 1915 tarihinde, Seddülbahir Cephesi'nde çarpışan 5'inci Kolordu Komutanı Fevzi Paşa'ya (Çakmak) kardeşinin şahadetine taziye için yazdığı duygu yüklü mektup:Anafartalar Grubu
08 Eylül 1915
Huzur-ı Alilerine,
05 Eylül 1915 tarihli mektubunuzu dün aldım. Hakk-ı âcizânemde izhâr buyurulan iltifât ve teveccühâtınıza arz-ı teşekkür ederim.
Vatan-ı mukaddesimizi çiğnemeye çalışan hâin düşmana ancak âli-himmet arkadaşlarımızın istihkar-i mevt eylemeleri sayesinde iyi dersler verilmekledir. Vatanı tahlis için hûn-ı hamiyetlerini büyük bir şevk ile îsâr eden arkadaşlarımın gayretleriyle düşmanın her nevi teşebbüsat-ı müstakbelesine de mâni olunacağı hakkındaki itminanım ber-kemaldir.
(Mukaddes vatanımızı çiğnemeye çalışan hain düşmana, ancak ölümü hiçe sayan arkadaşlarımızın sayesinde iyi dersler verilmektedir. Vatanı kurtarmak için temiz kanlarını büyük bir coşkuyla akıtan arkadaşlarımın gayretleri ile düşmanın şimdi ve gelecekteki her çeşit girişimine engel olunacağı hakkındaki inancım tamdır)
Ancak, bu derecedeki âsâr-ı fedakarînin istilzam eylediği bazı acılara tahammülün zaruri olduğu zât-ı âlilerince de musaddaktır. Bu zaruretin ilcââtıyla sizi dûçâr-ı me'yüsiyet edeceği tabii bulunan biraderinizin haber-i şehâdeti bendenizi cidden müteessir ve giryân eylemiştir.
Şehid-i mağfur biraderiniz 08 Ağustos 1915’te millet ve memleketin hayat ve memat noktası olan Conkbayırı’nda düşmana atılan sufûfun ilerisinde idi.
Teessüratınıza bütün safvet ve samimiyet-i kalbiyemle iştirak eder ve Cenâb-ı Hakkın zât-ı âlilerine, aile-i kederdidenize sabr-ı cemîl buyurmasını tazarru ile arz-ı meveddet ve arz muhâleset ederim efendim.
Devamı bir sayfa ötede...
10 Fotoğrafta 25 Nisan 1915 / Düşman gözüyle...
Bundan tam doksan dört yıl önce, harika bir nisan sabahı, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında, bir yarımadanın üzerindeki bir tepede iki davetsiz misafir vardı. Karanın içerlerindeki bir görüntüyü seyre dalmışlardı. Bulundukları yeri, gecenin karanlığında denizden çıkarma yaparak istila etmişlerdi. Arkalarındaki su, kendileri gibi adamları karaya çıkaran küçük teknelerle doluydu. Bu adamlar buraya, dünyanın öte ucundaki memleketlerinden, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelmişlerdi. Bu tepenin, yani Kanlısırt’ın üstü düzdü ama tam da değil. Kenarları yavaşça alçalıp, oradaki Osmanlı topçusunun gözcülerine, hedeflerini yani, hayatlarında ilk kez bir muharebe görecek olan birkaç bin delikanlıyı görmeye yetecek kadar bir aralık bıraktıktan sonra, daha içteki öteki bayırla birleşiyordu...




Devamı bir sayfa ötede...
Çanakkale Savaşı: İlk Gün / Anzak gözüyle...
Quick Tour: Site özellikleri ve kullanımı hakkında genel bir bilgi veriliyor.
Anzak Landing in 3D: Çıkarmanın anlatıldığı videoların ardından bölgeyi 3 boyutlu olarak inceleyebiliyorsunuz.
Campaign Overview: Çanakkale Savaşı'nın genel hatlarıyla kronolojisi verilmiş.
Personel: Avustralyalı, İngiliz ve Türk askerlerinden savaşa katılanlardan bazıları hakkında fotoğraf ve video ile desteklenmiş bilgiler yer alıyor.
Military Hardware: Savaşta kullanılan silahlar hakkında...
Devamı bir sayfa ötede...
12.08.2009
Satışa çıkan Osmanlı Mezartaşları



1: 17-18. yy´da mermerden yapılmış olan bu taş üzerinde ölünün adı ve tarihi bulunmuyor.
2: 18-19. yy´da mermerden yapılmış Osmanlı ya da Afrikalı bir müslümana ait olan bu mezar taşı.
3: 17-18. yüzyılda mermer üzerine Kur´andan yazılar işlenmiş Osmanlı mezar taşı.
4: "Hacı Muhammed Said" adlı bir merhuma ait, üzerinde stilize bir cami ve mimber bulunan 1886-87 tarihli Osmanlı mezar taşı.
Devamı bir sayfa ötede...
11.08.2009
Emanuel Karaso (Karasu) Kimdir?
"Bir Türk padişahına ve İslam halifesine hal' kararını bildirmek içinbir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?"
Sultan Abdülhamid
Hürriyet vaadleriyle iktidara gelen İttihadcıların giderek Türkçülüğe yönelmelerini, araştırmacı Joseph Brewda, arkalarındaki İngilizlerin oyununa bağlıyor. Yani Türkçülük, Turancılığa dönerken Rusya’yla Osmanlı’yı karşı karşıya getiriyordu. Öte yandan İngiliz gizli servisi, casus Lawrence eliyle Arapçılığı, casus Seton-Watson eliyle Sırpçılığı, Lady Dunham eliyle Arnavutçuluğu, Noel Baxton eliyle de Bulgar milliyetçiliğini körüklüyor ve Osmanlı Devleti’nin parçalanması için gereken bütün şartları hazırlıyordu.
Aynı zamanda Türkiye, İran ve Rusya’dan alınacak topraklarla bir “Büyük Ermenistan” muzu ortaya atılıyor ve kapışma seyrediliyordu. Bir hayaldi bu tabii. Yaşaması mümkün olmayan suni bir hayal. Kendileri de biliyordu bunu. Arkasından bölgeyi birbirine katmak için bir “Büyük Kürdistan” muzu atıldı ortaya. İşin garibi, nasıl oluyorsa her iki “Büyük” devletin de sınırları neredeyse milimi milimine öpüşüyordu. Böylece Müslüman Kürtlerle Hıristiyan Ermenileri birbirine düşürüp bunların birbirini kırmalarından paniğe kapılıp tehcire başvuran Osmanlı’yı suçlu ilan edecek ve asıl gayelerine erişeceklerdir: Kutsal topraklar ve petrol, emperyalizmin ellerindedir artık!
Bütün bu gürültü patırtı içinde işini yürütenler yok değildi. Mesela B’nai B’rith’in Selanik’deki üyelerinden Musevi lider Emanuel Karaso, Jön Türk hareketini ustaca manevralarla Masonluğa bağlayan halka olacaktır. Sultan Abdülhamid’i tahttan indirmeye giden ekip, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esad Toptani, Laz Arif Hikmet ve Karaso’dan oluşuyordu ve Son Sultan da asıl bunu hazmedemiyordu.
1876’daki şartları hatırlamıştı. İttihadcılar Serasker Hüseyin Avni’den de ders almamışlardı anlaşılan.
Emanuel Karaso, I. Dünya Savaşı’na sokulan Osmanlı ordusunun iaşe müfettişliğini kapmış ve bu işten yüklü bir servet kazanmıştı. Ancak savaş suçlularının yargılanacağı belli olunca, o da diğer vatan kurtaran arslanlarımız gibi yurt dışında alacaktı soluğu. 1919’da İtalya’ya kaçtı ve orada, kazandığı serveti ölünceye kadar harcadı. Sonradan anlaşıldı ki, Karaso, İtalyan vatandaşıymış! Mazzini’nin büyük planı, belki de bir tek yerde, Osmanlı’da başarılı olmuştu.
Abdülhamid’i hal’ etmek üzere saraya gelen bu ilginç karmanın röntgenini Yılmaz Öztuna şöyle çekmektedir:
Karaso, İtalya’dan para alan bir casus olup, Libya’nın İtalya tarafından yutulmasında meş’um bir rol oynamış, sonradan İtalya’ya kaçmış bir vatan hainidir. Jandarma paşası olan Es’ad Toptanî, birkaç yıl sonra devlete isyan ederek Arnavut istiklâli için silah çekmiş ve sayısız Türk’ün kanına girmiş bir adamdır. Aram Efendi’nin Ermeni ihtilâl komiteleri ile yakın ilgisi malûm olup Sultan Hamid’den Ermeniler’in intikamını almak için hey’ete sokuştulmuştur. Ârif Hikmet Paşa, sonraki yıllarda karanlık siyâsî hayatı olan bir denizcidir.
Devamı bir sayfa ötede...
10.08.2009
Kimin hesabına çalışıyorlarmış?
O tarihte -1956/57 olacak- Falih Rıfkı Atay'ın sahibi olduğu Dünya Gazetesi'nin Ankara Büro Şefi (Temsilci) idim. Bir gün İstanbul'dan;
"Falih Bey'in bir arkadaşı oraya (Ankara'ya) gelecek. Anılarını yazmak için eski gazetelere ve belgelere bakmak istiyor. Meclis Kütüphanesi'yle Milli Kütüphane'ye girebilmesini sağlar mısın?" dediler.
Gelen çok tatlı, tahminen 75'inde ama ruhu genç ve iddiacı bir zat idi. Adı Hasan Amca imiş. Meğer 1912'de ilk askeri darbe yoluyla hükümeti devirmeye kalkışan Halaskar Zabitan grubundanmış. Gençlik yıllarında Çerkes Hasan diye bilinirmiş. Çok maceralı bir hayat yaşamış. Suikast teşebbüslerine karışmış. Yunanistan'da isyan çıkartmaya kalkışmış. Kimi zaman kaçmış, kimi zaman yakalanmış, hapis yatmış.
Birkaç ay Ankara'da çalıştı. İncelemelerini yaparken bir gün geldi.
"Evlat biliyor musun ne oldu? Mahmut Şevket Paşa hükümetini devirmek için mücadele ederken meğer o zamanki İngiliz Büyükelçisi'nin hesabına çalışıyormuşuz. Bugün öğrendim" dedi.
"Peki Hasan Amca, bu bilgiyi anılarınızda kullanacak mısınız?"
"Nasıl kullanabilirim evlat... Onu yazarsam hem bütün kavgalarım anlamsız olur, hem de hayatım boşa geçmiş sayılır. Yazmayacağım" dedi.
Hasan Amca anılarını içeren üç-dört kitap yazdı ama bu bilgiyi oraya koymadı.
Devamı bir sayfa ötede...
5.08.2009
Batı'nın İslam'a karşı önyargısı
Devamı bir sayfa ötede...
4.08.2009
Efendiler Nereye? / Üç Paşa'nın İstanbul'dan kaçışının ardından...
Aşağıdaki yazıyı Refik Halit (Karay), üç gece önce Kuruçeşme açıklarında bir Alman denizaltısına binerek kaçan İttihat ve Terakki liderlerinin arkasından 5 Kasım 1918 günü Zaman gazetesinde yayınlanmıştı...
Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız birtakım tahtakuruları çıkar, iğne gibi vücudumuza batarlar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli canlı, iri yarı şuraya buraya kaçarlar... Galiba şafak attı, güneş doğuyor; tahtakuruları nereye?
Kedisiz evlerde fareler vardır; kilerlere girerler, dolapları delerler, şunu, bunu kemirip, sağa sola koşuşup baş köşede gezerler, bir pıtırtı olunca deliklere girerler... Galiba koku aldınız, kedi geliyor; koca fareler nereye?
Dul annelerin haylaz çocukları vardır; sandıkları kırarlar, paraları çalarlar, bohçaları aşırıp Yahudi [eskiciye] satarlar ve sonra korkup sokak sokak kaçarlar... Galiba foyanız meydana çıktı, yakanız ele geçecek, ziyankâr evlatlar nereye?
Vurdular, kırdılar; yaktılar, yıktılar; astılar, kestiler; kastılar, kavurdular; nihayet leşimizi meydanlara sererek yılan gibi kaçtılar; memlekete düşmanları sokarak üzerimizden aştılar...
Eli sopalı, beli palalı, gözü kanlı paşalar damdan dama nereye?
Siz âmir olmadınız, sergerdelik [kabadayılık] ettiniz... Siz valilik yapmadınız, asesbaşılık [polis şefliği] ettiniz... Efelere, taş çıkardınız; zorbalara parmak ısırttınız...
“As” deyince sıra sıra darağaçları kurulur, “yak” deyince alev alev meşaleler tutuşur, “bas!” deyince tabur tabur jandarmalar üşüşürdü... Elinizde zindan anahtarları, belinizde idam ipleri, sırtınızda darağaçları vilâyet vilâyet dolaştınız... Beş senedir her tarafta kargalara insan leşinden öbek öbek ziyafetler çektiniz; akbabaları çocuk ölüsü ile besleyip kartalları artık Âdem etinden tiksindirdiniz.
Muhalif mi? Al aşağı... Muharrir mi? Vur başına... Türk mü? Sür ölüme... Rum mu? İste parasını... Ermeni mi? Kes kafasını... Arap mı? Çek ipe... Kadın mı? Gönder eve... Haydut mu? Buyurun köşeye... Külhanbeyi mi? Gelsin yanıma... Yahudi mi? Sor fikrini... Kalan kimseye at sopayı... Paraları koy cebine... İşte sizin programınız bu!
Palalarla sopalarla işe giriştiniz; sürülerle insanları dağ başlarına götürüp satırlardan geçirdiniz; babaları, evlatları yoktan yere harcayarak Anadolu içerisinde dul kadından, yoksul yetimden başkasını bırakmadınız. Ne oluyordunuz? Bu kanlı işgüzarlıklar, bu canavar akını, bu fitne ve fesat siyaseti ne fayda verecekti? Ne kazanacaktık? Dünyayı mı alacaktık, Mısır’a sultan mı olacak, Hind’e şah mı gidecektik?
Sizin sadrazamlıkla, seraskerlikle, nâzırlıkla gözleriniz doymamıştı, a padişah heveslileri... Şam’da, Halep’te az daha namınıza hutbe okutup, isminize sikke kestirecektiniz. Yiğitlik sizde, kahramanlık sizde, avurt zavurt sizde, caka tavır, hepsi sizdeydi... Şimdi böyle sinsi sansar gibi tavandan tavana nereye?
Evet, nereye gidiyorlar? Mahalle kahvesinden bir adımda sadârete, meyhane peykesinden bir basışta nezârete, tulumbacı koğuşundan bir hamlede vilâyete eren bu türediler nereye gidiyorlar? Kendileri kürklere büründüler, milletin derisini soydular... Anamıza sövdüler, babamızı dövdüler, hulâsa bacağından yakalayıp bu devleti yerden yere vurdular, paçavraya çevirdiler.
İşte milleti artık büsbütün öldürdüklerinden emin olsunlar... kollarımızda bir zerre kuvvet kalmış olsaydı, yakalarından yapışır öcümüzü alırdık... Halbuki kollarını sallıya sallıya, yüzümüze tüküre tüküre gittiler.
Aşkolsun! At da size yaraşır; meydan da. Bizde bu ölü kan, sizde o yaman surat olduktan sonra bir gün olur yine gelirsiniz... Biz size: “Kırk katır mı, kırk satır mı?” diye soramadık; yarın sizin bize:
- Ölümlerden ölüm beğen!
Demek artık hakkınızdır. Lâyıkımız olan paşalar! Topumuzun başını bir kılıçla çıkarmadan [uçurmadan] nereye?
Devamı bir sayfa ötede...
Hemdat İsrael Sinagogu

İstanbul’un en eski sinagoglarından biri olan Kadıköy Hemdat İsrael Sinagogu 1899 yılında inşa edildi. Yel değirmeni mevkiindeki bu ibadethane yapılırken Yahudilerle aynı yerde kilise yapmak isteyen Rumlar arasında kavga çıkar ve zamanın padişahı Sultan II. Abdülhamit sinagogun inşa emrini verir. Buna karşılık olarak da Yahudiler, Arapçadaki “hamd” sözcüğü ile aynı kökenden gelen “hemdat” adını vererek ona teşekkürlerini dile getirirler
Devamı bir sayfa ötede...
Efrad-ı milletin kanı ile alınan topraklar
Sultan Abdülhamid'in Yahudilerin toprak talebine karşı söylediği sözler bilinir de, Sırbistan Prensi Milan Obrenoviç'in isteğine karşı söylediği sözler pek bilinmez. İzvornik kalesi için 1879 yılında Sırbistan Prensi Milan Obrenoviç Sultan Abdülhamid'de başvurmuştu. Abdülhamid'in cevabı ise şöyle olmuştu:
Sizi severim. Arzunuzu da is’af etmek isterim. Ancak, istediğiniz yerin her karış toprağı, efrad-ı milletin kanı ile alınmıştır. Onu, size ihsan etmeye bende hak ve salâhiyet yoktur.
Devamı bir sayfa ötede...
Osmanlılar bilime set çekmedi / Ekmeleddin İhsanoğlu

Kitabınızın adı neden "Büyük Cihad'dan Frenk Fodulluğu"na?
İki tabir de Osmanlı bilim tarihinde iki önemli merhaleyi belirler. Birincisi Hz. Muhammed 'in kullandığı bir tabirdir. Bir savaştan döndükten sonra etrafındakilere, "Küçük Cihad'dan döndük, şimdi büyük Cihad'a yönelmemiz lazım" diye seslenmiştir. Kastettiği "Nefisle mücadele, nefsi terbiye" dir. "Büyük Cihad," Fatih 'in İstanbul 'u fethettikten sonra kurduğu bilim kurumlarının arkasındaki motivasyonu gösterir. Fatih'in maksadı insanların nefislerini eğitmek, ruhlarını güzelleştirmektir. Osmanlı biliminin ilk safhası budur. "Frenk fodulluğu" tabiri ise 1660'larda Latince'den Türkçeye çevrilen bir astronomi kitabıyla ilgili. Devrin müneccimbaşısı bu kitabı henüz incelemeden "Frenk fodulluğu" olarak niteliyor ve değersiz buluyor. Ancak çevirmen kitabın içeriğini izah edince, çok hoşuna gidiyor ve takdir ediyor. Bu da 17. yüzyılda Osmanlı'nın hala Batı'ya yukarıdan baktığını gösteriyor. Bu kitapta ben Osmanlı klasik döneminde, 15. - 17. yüzyıllar arasında bilimle ilgili konuları araştırdım. Bazı yanlış anlayışları tartışmaya açtım.
Vurgulamak istediğiniz esas noktalar neler?
Birincisi, klasik Osmanlı döneminde bilimin, Adnan Adıvar 'ın dediği gibi, "Arap ve Fars dillerindeki ilimin eksik ve bazen da yanlış bir devamından ibaret" olmadığına; astronomide, matematikte, vs. özgün katkılar olduğuna dikkat çekiyorum.
Ayrıca Osmanlılar Türkçeyi bilim dili haline getirdiler. Önceki Türk devletleri bunu yapamadılar. Osmanlıca, devrinin bir bilim dili olarak Arapça ve Farsça'nın önüne geçti. Osmanlılar Batı bilimini İslam dünyasına aktarmaya giriştiklerinde, bunu Türkçe yaptılar. Araplar ve Farslar bilim dili olarak önce Türkçeyi gördüler.
İkinci nokta, Adıvar'ın ileri sürdüğünün aksine Osmanlılarla Batı bilimi arasında bir duvar bulunmadığı. Osmanlılar bilime set çekmediler. Batı bilimi ile 16. yüzyıldan itibaren temasa geçtiler; selektif bir transfer yaptılar. Çünkü kendilerine yeterli bir gelenekleri, literatürleri vardı. Kendilerinde olmayanı aldılar. Coğrafyada Piri Reis, hem İslam kaynakları, hem kendi gözlemleri hem de Batı kaynaklarından yararlanıyordu. Osmanlı ihtiyaç duyduğunu, işine yarayanı alıyordu.
İslam dünyasında bilimin en parlak dönemi hangisiydi ve ne gibi katkıları oldu?
İslam biliminin tek bir parlak dönemi yok. 8. yüzyılda başlayıp 16. yüzyıl sonuna kadar yükseliş halindedir. 19. yüzyılda ortaya atılan teoriye göre, İbni Sina, Farabi, Biruni, Harezmi gibi isimlerin yaşadığı ilk 4 - 5 asır "Altın Çağ." Daha sonra, "Eski Yunan'dan yapılan tercümeler durdu; Türkler medeniyete değil askerliğe önem verdi; karanlık hakim oldu" deniyor. Ernest Rennan, Georges Sarton bu anlayışı temsil eder.
Oysa bu gerçeğe aykırıdır. 13. yüzyılda Nasireddin El Tusi; 14. yüzyılda Kutbeddin El Şirazi ve İbni Şatır; 15. yüzyılda Uluğbey, Kadızade - i Rumi, Gıyaseddin El - Kaşi, Ali Kuşçu; 16. yüzyılda Mirim Çelebi, Takiyeddin El - Rasid, Davud El - Antaki gibi bir kısmı Osmanlı olan alimlerin bilime katkıları çok önemlidir.
Tusi'nin astronomideki yeri Kopernik, Galile kadar önemlidir. İbni Şatır'ın geliştirdiği matematik modelin Kopernik tarafından kullanıldığı biliniyor. Parlak devir 16. yüzyılda İstanbul rasathanesini kuran III. Murat 'ın müneccimbaşısı Takiyeddin El - Rasid'e kadar sürdü. Yaptığı ölçmelerin Theo Brahe 'den daha dakik olduğu tesbit edildi.
16. yüzyıldan sonraki gerilemeyi nasıl açıklıyoruz?
Bu İslam medeniyetinin seyriyle ilgili bir büyük soru. Bu sırf İslam'a ya da Osmanlı'ya has bir soru değil. Bu daha da eski medeniyetlere sahip olan Çin, Hint ve Japon medeniyetleri için de sorulabilir. Soruyu "Bilim Devrimi" niçin Avrupa'da oldu diye sorarsak, daha rahat tartışabiliriz.
Peki, neden?
Bu konuda neredeyse her gün yeni bir kitap çıkıyor. Niçin Batı'da olduğu ortaya konabilmiş değil. Nasıl çıktığı hakkında çok şey yazıldı. Bilim adamlarının kiliseyle çatışması, vs. Ama konu o kadar basit değil. İslam, Çin, Hint dünyasında kilise yoktu... Bence bir uygarlıklar döngüsü, devresi var. Bu devrelerden biri Akdeniz çevresinde yaşandı.
Avrupa'daki sosyal, ekonomik gelişmelerle beraber, yeni teknolojilerin ortaya çıkması, üniversitelerin kurulması, belirli bir refah düzeyine ulaşılması, coğrafi keşifler, hepsi Bilim Devrimi'ni doğurdu. Kolay cevaplanır sorular değil.
Avrupa'nın dünyanın geri kalanıyla arasının açılması meselesi ise, bilim ile değil sanayi devrimiyle ilgilidir. Avrupa'nın mutlak üstünlüğünü sağlayan sanayi devrimidir. Sanayi devriminin sömürgecilikle ve askeri yayılmacılıkla birleşmesi, Avrupa'ya büyük bir güç kazandırdı.
Rasyonalizmin, eleştirel akla verilen değerin Batı toplumlarının bilimde ön alması herhalde azımsanamaz...
Elbette, bunlar üst üste gelen ilerlemeler oldu. Denebilir ki, bizde medeniyet anlayışı da farklıdır. Mutlak anlamda aklın ihmal edildiği söylenemez. Fakat farklı anlayışlar var. Batı'da bilimin hedefi kainata hakim olmak ve onu denetim altına almaktır. Bizde ise bilimin hedefi nefsi yüceltmek; mutlak hakikate ulaşmak.
"Medreseler sadece dini meselelerle ilgilendiler, bilime sırt çevirdiler" diyenler var. Haksızlar mı?
Medreselerle ilgili bilgilerimiz eksik. Çalışmalar da az. Başka bir görüş de var: "Medrese mükemmeldi. Fatih medreselerinde hukuk, tıp, fen, mühendislik hepsi vardı..." O da gayrı ciddi bir görüş. Osmanlı medreselerini İslam medreselerinden ayırmak mümkün değil. Nizamülmülk 'ün kurduğu ilk medreselerden gelen bir gelenek vardır.
Profesör George Makdisi 'nin The Rise of College in Islam diye önemli bir eseri var. Diyor ki, medrese fıkıh, dini ilimlerin eğitimi için kuruldu. Fıkıh ekollerinin rasyonalizmle kavgası sonucunda ortaya çıktı. Bu açıdan bakınca, din dışı ilimlerin öğretildiğine dair bilgi yok. Ancak medrese hocalarının evlerinde ya da kütüphanelerde bilim üzerine de çalıştıklarını görüyoruz.
Fatih öncesi Osmanlı medreselerine bakıldığında da, akli ilimlerin eğitimine dair açık bir hüküm yok. Fatih'in vakfiyesinde ise, "ulum - u diniye" yanında "ulum - u akliye" nin de okutulmasının, müderrislerin iki tür bilgiye de sahip olmasının şart konduğunu görüyoruz. Sultan Süleyman'ın vakfiyesinde de bu hüküm var.
Fatih sonrası Osmanlı medreselerinde bilim okutulduğuna; bunun son dönemlere kadar sürdüğüne dair başka deliller de var. 18. yüzyılda kurulan mühendishanelerin ilk hocaları medreselerde yetişti. Evet, Ali Kuşçu ve Takiyeddin çapında bilim adamları yetişmiyor. Ama "Osmanlı medreselerinde bilim yapılmadı" görüşüne katılmıyorum. Bu Cumhuriyet'in ilk yıllarında medreselere karşı alınan tavırla ilgili bir hükümdür. Bunun karşısında bazılarının medreseyi çok yücelterek, modern üniversiteler benzetme gayreti de başka bir aşırılık.
Kitabınızın bir yerinde 17. yüzyıl Osmanlı toplumunda güneş merkezli kainat kavramı din - bilim çatışmasına yol açmadı, diyorsunuz...
Toplumdaki tavırları ölçme imkanımız yok, ama ilim çevresinde, böyle bir tartışma olmadı. Çünkü İslam'da bu konuda dogma yok. İslam'da aklın göstereceği yola itibar var. Kainatın güneş ya da yer merkezli oluşu din açısından bir tercih konusu değildi. Sonraki dönemlerde güneş merkezli teorinin tercihe şayan olduğu da savunuldu.
Yani Batı'daki gibi bir bilim - din çatışması yaşanmadığını mı söylüyorsunuz?
Yaşandı, ama çok geç; 19. yüzyılın sonlarında oldu. Aslında pozitivizm ve Darwinizm 'le geldi. Ama din tarafından modern bilimin reddedilmesi anlamında değil. Pozitivizmin dini reddetmesinden doğan bir çatışma söz konusu oldu.
"17. yüzyılda Selefiyecilerin felsefeye ve bilime karşı tavır almaları gelişmeye ket vurdu" diyorsunuz. Neydi bu Selefi - Tasavvufi İslam ayrımı?
Selefiyeciler dinin en saf halde olmasını savundular. İslam'ın ilk çağında olmayan bir takım ifade tarzlarının, faaliyetlerin dine aykırı olduğunu, Müslümanların bu delalete düşmemesi gerektiğini söylediler. Tasavvufu, Mevlevileri, musikinin kullanışını, herşeyi reddediyorlardı. Bu akımın bir sosyal tepki yönü de vardı. Devlet ricalinin refah içinde olmasına tepki, benzerlerini bugün de gördüğümüz tepkiler söz konusu... Bu mistisizme karşı bir reaksiyondur. Yani İslam içi bir tartışma veya çatışmadır.
Batı bilimi - İslam bilimi, ya da bilimde İslam - Batı geleneği ayrımı olur mu? Bilimin milleti olur mu?
Mesela Yunan, Çin, Hint, Rönesans, İslam bilimi diyoruz. Tabii bunlar arasında gelenek farkları var. Bilim sosyal bir işlev. Hakim olan paradigmalar farklı. Bilim mutlak değil. Yorumlar farklı olabilir. Mesela İslam bilimi kendinden önce gelen gelenekleri devraldı. Yunan, Hint bilim geleneklerini özümsedi. Bunlardan yeni sentezlere, evrensel buluşlara gitti. Küresel trigonometri, cebir, astronomiyi geliştirdi. İslam bilimi Latince ve İbranice'ye çevrilerek Avrupa'ya taşındı.
Rönesans'tan sonra da Avrupa'da başka bir sentez oldu. Yeni kurumlar çıktı. İslam'da medrese var, üniversite yoktu. Bunların gelişme çizgileri farklı oldu. Bunlar kıyaslanamayacak ayrı gelenekler.
Devamı bir sayfa ötede...
Olamam / Arif Nihat Asya

Bir çocuksam
Kucaksız,
Oyuncaksız;
Bir delikanlıysam
Atsız,
Pusatsız
Olabilirim...
Bayraksız olamam!
Taşıp yirmi yaş dileklerinden
Ufuk ufuk süzülen
Bir gemiyim ben...
Rüzgârsız kalabilirim,
Yelkensiz olabilirim...
Bayraksız olamam!
Eşsizsem, yalnızsam;
Kısmetini bekleyen bir genç kızsam
Ve gelirse, eğer, mutlu günüm
Yapılırsa birgün düğünüm
Telsiz, duvaksız olabilirim...
Bayraksız olamam!
-İster erkek, ister kadın-
Çocuğuyum bu vatanın
Ve gazada can borcuyum...
Susuz olabilirim,
Uykusuz olabilirim,
Bayraksız olamam!
Ölürsem taşım, yazım
Kaygı olmasın yakınlarıma...
Birşey istemem,
Yeter ki ay doğsun mezarıma!
Taşsız olabilirim,
Yazısız kalabilirim;
Bayraksız olamam!
Konaksız, saraysız;
Evsiz, yuvasız, köysüz
Kalabilirim...
Sevdiklerim gidebilir,
Sevenlerim ihanet edebilir...
Herşeysiz kalabilirim, herşeysiz olabilirim
Bayraksız olamam,
Bayraksız olamam!
Bizans önlerinde bir yeniçeri...
Kılıç tutar, bayrak tutar eli...
"Bu kimdir?" diye sorarsan
Benim:
Ulubatlı Hasan
Benim...
Elim kesilebilir,
Ayağım eksilebilir
Ve oklar delebilir, ateşler eriyip
Yakabilir beni...
Kollarım kanatlarım bir bir
Bırakabilir beni...
Kolsuz olabilirim,
Kanatsız olabilirim;
Bayraksız olamam,
Bayraksız olamam!
Kökler ve Dallar kitabından
Devamı bir sayfa ötede...
3.08.2009
Türklerin zafer ayı; Ağustos

Sıcak bir ağustos başladı. Ilıman kuşaktaki Türkiye bile bunaldı. Ya tropik ülkeler? Onların, suları kaynamaktan fışkıran denizleri? Meselâ Hind Okyanusu? 16. yüzyılda Portekiz, Basra Körfezi’ni Hind Okyanusu’na bağlayan Hürmüz Boğazı’nı Osmanlı gemilerine kapatmak istemişti. Osmanlı ticaretinin can damarlarından birini kesmek niyetindeydi.
Hind Okyanusu’ndan sorumlu en üst düzeyde Osmanlı amirali, Hind Kapdânı unvanını taşıyan Seydî-Ali Reîs idi. 2 Temmuz 1554’te 15 kadırga ile Basra üssünden ayrıldı. İran’ın Bender-Bûşîr ve Arabistan’ın Katıyf ve Bahreyn limanlarına girip sulandı. Hürmüz Boğazı’ndan çıkmak üzere iken, Osmanlı tümamirali büyük bir matematikçi, astronom ve kudretli bir yazar ve deniz coğrafyacısı olan Seydî-Ali Reis, yolunun 25 Portekiz kadırgası tarafından kesildiğini gördü. Portekiz kadırgaları yüksek bordalı büyük gemilerdir. Ancak daha küçük Osmanlı kadırgaları daha yürük (hızlı) ve Osmanlı deniz topları daha uzun menzillidir. Her iki tarafın teknelerini de forsalar çekmektedir, yelkenler ancak yardımcıdır. Seydî-Ali Reis, Sinoplu bir aileden İstanbul doğumludur. Babası bahriye müsteşarı idi. Kaanûnî Sultan Süleyman’ın kendisiyle yüz yüze konuşup teklifi üzerine merkezi Kızıldeniz’in kuzey ucundaki Süveyş olan Hind Kapdanlığı çetin görevini kabûl etmişti. Preveze’de bulunmuş bir amiraldi.
Türk amirali gemilerini, Portekiz kadırgalarının ateşi altında cebren Hürmüz Boğazı’nı geçirerek okyanusa çıktı. Bir Portekiz kadırgası batınca düşman geri çekildi. Ancak takviye aldı. 25 Ağustos günü (1554) yeniden Türk filosunun karşısına çıktı. Sıcak, tahammül edilir gibi değildi. Çoğu Batı Anadolu halkından levendler ve topçular, 18 saat sürecek korkunç deniz savaşına başladılar. 7 Türk ve 6 Portekiz kadırgası battı. Kıyıya yakın, borda bordaya, akıl almaz derecede kanlı bir vuruşma oldu. İki taraf forsasında kürek çekecek, topçuda top ateşleyecek takât kalmadı. İki filo, Hindistan’a doğru, fakat ayrı istikametlerde birbirinden ayrıldı. Savaşı ne Osmanlı kazanmıştı, ne Portekiz. Tek galip, Ağustos sıcağı idi.“Cihan Hâkanı” denen Kaanûnî Sultan Süleyman Han devridir. O dönemde dünyanın polisliği görevini biz yapıyorduk. Şimdi nöbet Birleşik Amerika’dadır.
KIŞ SEFERLERİNDEN HOŞLANMAZDI
Ağustos’a Zafer Ayımız diyoruz. Gerçi tarihimizin her ayı zaferlerle doludur. Ama galiba biz Batı Türkleri (Osmanlılar)’nde ağustos ayı öne çıkıyor. Bu sebeple: Osmanlı Türkü’nün kış seferlerinden hoşlanmamasının bir sebebi soğuğa nisbetle sıcağa daha tahammül göstermesidir. Sefer-i hümâyûn denen padişahın bizzat başkomutanlık yaptığı en büyük ölçüde seferlerde İstanbul’dan hareket, bahar aylarında başlardı. Düşmana erişilen en muhtemel ay da ağustostu. Sonbaharda Ordu-yı Hümâyun, zaferi kazanmış, düşmanı def veya ülke fethetmiş olarak, kışlağına çekilirdi.
Tabiatiyle Tuna boyunda, Orta Avrupa’da, Rus bozkırında ağustos ayı, hiç de kötü değildir. Ama Afrika, Arabistan, Hindistan gibi ülkelerde Anadolu ve Rumeli çocukları, öylesine iklime doğmadıkları için, bunalmışlardır. Yukarıda anılan Maskat deniz muharebesi böyle bir ağustos cengi idi.Sonradan sadrâzam olan Mısır valisi vezîr Süleyman Paşa’nın Hindistan’a 7.000 yeniçeri ve 13.000 levend çıkarması da 27 Ağustos 1538 günündedir. Habeşistan’da Alfa meydan muharebesi de 1542 Ağustosundadır. Habeşistan’da ağustos cehenneminde geçen bu muharebede Portekiz başkomutanı Don Christopher da Gama’nın kellesi, Yemen’de Zebîd’de bulunan beylerbeyi Mehmed Paşa-zâde Mustafa Paşa’ya gönderilmiştir. Habeşistan’ı Portekiz istilâsından kurtaran Türk zaferidir.
TARİHİMİZİN AKIŞI DEĞİŞTİ
Tarihimizin akışını değiştiren en büyük Ağustos zaferlerini biz Osmanlı Türkleri, her üç kıt’ada da kazanarak cihan devleti sahibi olduk.
Asya kıt’asında: 26 Ağustos 1071 Malazgirt, 11 Ağustos 1473 Otlukbeli, 23 Ağustos 1514 Çaldıran, 24 Ağustos 1516 Merc-i Dâbık, 30 Ağustos 1922 Dumlupınar... Çaldıran bugün İran’da, Merc-i Dâbık ise Suriye’de kalıyor, diğerleri Anadolu’dadır.
Avrupa’da: 29 Ağustos 1526 Mohaç (Macaristan’da). Afrika’da: 4 Ağustos 1578 Vâdi’s Seyl (Fas’ta)...Örnek aldığımız bu en büyük çapta meydan muharebesi zaferleri, geleceğimizi aydınlattı. Kronolojik olarak başkomutanları Selçukoğlu Sultan Alp Arslan’ı, Fâtih Sultan Mehmed’i, torunu Yavuz Sultan Selîm’i, bunun oğlu Kaanûnî Sultan Süleyman’ı, bahriye beylerbeyimiz (oramiral) Gazi Ramazan Paşa’yı, nihayet Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, sonsuz sevgi ve derin saygılarımızla anıyoruz.
Yılmaz Öztuna
Devamı bir sayfa ötede...















